"FRANCEDUCATION" MARKASI



ATATÜRK

İNSAN ATATÜRK

Atatürk'ün hep "kahraman" olduğunu söylediler bize… Düşmanları nasıl yendiğini, ulusunu karanlıktan aydınlığa nasıl çıkardığını, yurdu nasıl kurtardığını, zaferden zafere nasıl koştuğunu, yurtsever biri olduğunu ve ulusu için neler yaptığını, her başarıyı kendisine değil de ulusuna mal ettiğini, dünyaya hükmeden kararlı bir devlet adamı olduğunu anlattılar. Her söyleyen, her söylediğinde gerçekten de haklıydı. O, bizim için hep ulaşılmaz, hep ayrıcalıklı biriydi.

Atatürk'ü bir "kahraman" olarak değil de bir "insan" olarak düşündünüz mü hiç? Oysa O, saydığımız tüm üstün niteliklerinin yanında bir "insandı". O da bizim gibi banyo yapan, yemek yiyen, pijama giyen, ağlayan, üzülen, gülen, seven birisiydi. Herkes gibi O’nun yaşamında da hırslar, heyecanlar, öfkeler, iniş ve çıkışlar vardı.

Renkli bir kişiliği vardı... Erleriyle sigara içip sohbet eden, köylüyle ayran bölüşen, şekerli kahve içen, fal baktıran, gecelik entarisi giyen, bağdaş kuran sade bir vatandaştı. Yemek seçmez, sofraya gelen her yemeği yerdi. Karnıyarığı, kuru fasulyeyle pilavı, gül reçelini ve kavrulmuş leblebiyi çok severdi.

Arkadaşlarıyla sokaklarda korumasız yürüyen, Lebon'a pasta yemeye, Rejans'a Borç çorbası, Vefa'ya boza içmeye giden, aklına eseni yapmayı seven, özgür ruhlu bir entelektüeldi.

Gramofonunu başucundan ayırmayan, vals ve tangoya bayılan, balolarda genç kızların en gözde kavalyesi olan bir salon adamıydı. Bir iğde ağacının kesilmesine üzülen, bir tayın ölmesine ağlayan, doğayı seven, ulu bir çınarın görkemiyle büyülenen ve bir dalının bile kesilmesine gönlü elvermeyen bu nedenle de o yılların teknolojik olanaklarıyla bir binayı yerinden 4. 80 metre kaydırtan bilinçli bir çevreci, insan sevgisiyle dolu bir askerdi.

Sık sık Sarayburnu’na giderek halkın arasına karışmayı ve onlarla birlikte müzik dinlemeyi çok severdi.

O'na Sarı Paşa derlerdi... Kararlı bir devlet adamı sertliğine ve cesur asker kişiliğine karşın, özel yaşamında çok duygusaldı.

Belki de küllenmemiş aşklarıyla geçmişe özlem duyan, sık sık gözleri dolan bir adamdı... Selanik'teki çocukluk aşkını ve Fikriye'yi hiçbir zaman unutamadı. Başka aşklar da yaşadı. O'na neredeyse dönemin bütün kadınları âşıktı. Kadınlar, gazeteden kestikleri fotoğrafını, göğüslerindeki madalyonlarda taşırdı. Eşi Latife Hanım da genç kızlığında, Paris'te yayımlanan bir dergiden Paşa’nın fotoğrafını kesip madalyonuna koymuştu. Bunu da ilk karşılaştıklarında Mustafa Kemal'e göstermişti. Bu durum, romantik Mustafa Kemal'i, fazlasıyla duygulandırmıştı. O, genç kızlar için düş kurup özledikleri ve bir türlü ulaşamadıkları beyaz atlı bir prens, mavi gözlü çok yakışıklı bir asker, düşlere giren bir masal kahramanıydı.

Atatürk, tüm insanlara değer verirdi; ama kadına ve kadın haklarına verdiği değer kuşkusuz tartışılamazdı. Kadını kadın olarak değil de Avrupalılar gibi insan olarak görürdü. Onların eğitimini önemli bulurdu. Kadınların erkeklerden daha bilgili, daha aydın, daha verimli olmaları gerektiğini söylerdi. Kadınları geri kalmış toplumların uygar olmadığını düşünürdü.

Cumhuriyetin ilanından sonra Tarsus’a gittiğinde O’nu karşılayanlar arasında Kurtuluş Savaşı kahramanlarından iri yapılı, yağız çehreli Adile Çavuş da vardı. Adile Çavuş saygı, sevgi ve coşkusundan Atatürk’ün önünde yere kapanır, ağlayarak toprağı öper. "Bastığın toprağa kurban olayım Paşa’m! " der. Atatürk, Adile Çavuş’un elinden tutarak onu yerden kaldırır. “Kahraman Türk kadını! Sen yerlerde sürünmeye değil omuzlar üzerinde göklere yükselmeye lâyıksın.” der ve toplumun anası olarak gördüğü kadını yerden kaldırır.

O, Türk kadınına örnek olsun diye seçtiği, Sorbon’da eğitim gören modern Latife Hanım’la olan evliliğinde çok mutsuz oldu. Bu evliliği sürdüremeyeceğini anlayınca çaresiz kalıp boşandı, kendini bekarlığa mahkum ederek bir daha evlenmemeye and içti. Eşinden ayrıldığı gün gramofonda Sadettin Kaynak’ın şu şarkısını dinleyip ağladı.

Gördüm seni bir gün yeni açmış güle döndüm.
Coştum, şakıyıp aşk okuyan bülbüle döndüm.
Bak ayrılığın şimdi karanlık kucağında
Bir bağrı yanık, boynu bükük sünbüle döndüm.

Ömrü boyunca evlat özlemiyle yanıp tutuşarak manevi çocuklarıyla avundu... Cumhurbaşkanı oldu; ama mutlu bir aile reisi olamadı.

O'nu çoğu kez kahraman bir asker, başarılı bir devlet adamı, kararlı ve cesur bir devrimci, çağdaş bir halkçı, ender rastlanan bir deha; şık giyinen, yakışıklı bir lider fotoğrafı olarak tanıdık, sevdik ve anımsadık...

O, koyduğu eşyaların yerinin değişmesini sevmeyen, değişiklik yapılacaksa bunu yalnızca kendisinin yapması gerektiğini düşünen birisiydi. O’nun doğasında kendisi seçmek ve düzenlemek, kendi istediği yere koymak vardı.

Oysa O, bütün bu değerlerinin arkasında gizlenen, utangaç, ârif, duygulu, seçkin zevkleri ve sanat tutkusu olan, milyonların arasında yaşayan birisiydi.

Kimi zaman acı, kimi zaman özlem çeken, kimi zaman ağlayan, kimi zaman pişmanlıklarla sarsılan bir yalnız adamdı. Bazen bir çocukla gülen, köpeğiyle dertleşen, atıyla yalnızlığını paylaşan bir yalnız adam. O, gerçekten yalnız mıydı? Devrim yapan her lider biraz yalnız değil midir? Halkından hiç kopmayan, halkla arasında perde olmasın diye koruma bile kabul etmeyen bir yönetici nasıl yalnız olabilirdi? Çiftlik’ten tohum almaya gelen köylülerle konuşan, şakalaşan bir halk adamı yalnız olabilir miydi?

Değil yaşarken, öldükten sonra bile yalnız kalmadı. Norveçlilerin “Atatürk gibi olmak” diye bir deyimlerinin, tüm dünyada “Atatürk çiçeği” adıyla bilinen bir çiçeğin olduğunu hepimiz bilmiyor muyuz? Yunan Başkomutanı Trikopis, her “Cumhuriyet Bayramı”nda Atina´daki Türk Büyükelçiliğine giderek Atatürk`ün resminin önüne geçip saygı duruşunda bulunurmuş. Düşmanlarının bile saygı gösterdikleri ulu bir devlet adamı yalnız olabilir mi hiç?

Haiti Cumhurbaşkanı, mezar taşının üzerine "Bütün ömrüm boyunca Türkiye´nin lideri Mustafa Kemal Atatürk´ü anlamış ve uygulamış olmaktan dolayı mutlu öldüm." cümlesinin yazılmasını vasiyet etmiş. Vasiyeti de yerine getirilmişti. Bu vasiyet bile Ata’mızın hâlâ yaşadığını ve yalnız olmadığını kanıtlamaya yetmez mi?

Ne yapmak istediğini çok iyi bilirdi O. Adaletliydi. Başkalarını dinlerdi. Gazete kağıdına sardığı tütünü içmeye çalışırken eli yanan ve bu yüzden de kendisine söven bir köylüyü tutuklayıp yargılayanlara, “Bırakın o adamı, onu mahkemeye vereceğinize doğru dürüst sigara içmesini temin edin." deyip köylüyü serbest bıraktırmıştı. Hoşgörülüydü. Bilet almadan yolculuk yapan ve bunu mebus ayrıcalığı olarak gören milletvekillerine kızar ve onları çok ayıplardı.

Toplantılarda sık sık görülmezdi; ama toplantıları kendi yaratırdı. Bir halk toplantısında, kendisine “Paşa’m, size diktatör diyorlar, ne dersiniz?” sorusunu yönelten gence, “Ben diktatör olsaydım, sen bana şimdi bu soruyu soramazdın! “yanıtını veren Sarı Paşa akıllı, hazırcevap bir yöneticiydi.

Türk ulusunun Ata'sı, kurtarıcısı, kahramanı, Cumhuriyet'in mimarıydı. Milyonlarca seveni, uğruna öleni, yoluna baş koyanı vardı.

Ömrünü ulusuna adadı, yüreğinde hep acıyı taşıdı, özel yaşamında ıssızlığı yaşadı... Aşklarını içine gömdü, baba olamadığı için çok üzüldü.

Bedevi bir falcının kehanetini 26 yıl içinde sakladı ve ondan çok etkilendi. Cumhurbaşkanlığının 15 yıl süreceğini, ne zaman öleceğini çok iyi biliyordu...

Savaşta yüz binlerce düşmanla çarpışıp onları yok etti; ama ölmek üzere olan atını vuramadı. Köpeği Foksi ölünce, onun doldurulmuş bedenini görmeye dayanamadı. Yeşile ve maviye tutkundu, kesilen bir ağaç için yas tutardı. Çankaya’dan Meclis’e giden yolun üzerindeki iğde ağacına sanki âşıktı. Bu benim ağacım der, gelip geçerken o ağacı selamlardı. Yol yapımı nedeniyle kesilen o ağaca çok üzülmüştü. Onu, bozkır Ankara’yı yeşile dönüştürecek bir umut simgesi olarak görmüştü. Çankaya Köşkü’nün bahçesindeki ağacı kesen bahçıvanın işine son verilmesini; ama bahçıvana başka bir iş bulunmasını söylemişti.

Şarkılardan fal tutar, aşk ve özlem şarkıları çalınırken ağlardı. Özgür ruhuyla, bazen ortalardan kaybolmak ister, bir sade vatandaş gibi yaşamanın özlemi ve coşkusuyla, otomobilinden inip hareket etmek üzere olan trene atlar, tramvaya binip Beyoğlu'na çıkar; aklına esti mi türkü söyler, coştu mu zeybek oynar, erleriyle güreş tutar, gece yarısı mutfağa inip aşçısıyla omlet ya da yakınlarının pek sevdiği menemene benzer bir yumurta yemeği yapardı.

Sofrasında oturup da düşüncelerini söyleyen insanları cesaretli olarak görmez, üstelik söylemeyenlere çok kızardı. Bir şeye karar vermeden önce herkesin düşüncesini alırdı.

Ankara’nın değişik yerlerinden gelen konukları kabul eden Latife Hanım’ın kabul günlerine O da arkadaşlarıyla katılırdı.

Florya'da kaldığı günlerde, halkın arasında denize girerdi. Çocuklarla şakalaşır, gençlerle söyleşir, sandala binip saatlerce kürek çekerdi. O’na pencereden el sallayan tanımadığı yaşlı kadınların yalısına sandalını yanaştırıp kahve içmeye giderdi. Onlarla saatlerce söyleşirdi. Bir şenliğe rastlasa "Galiba burada bir düğün var." deyip sünnet çocuklarını ya da gelinle damadı ziyaret eder, onlara armağanlar verirdi. Bazen de rastgele bir kapıyı çalıp Tanrı misafiri olur, onlarla birlikte sofralarında pilava kaşık sallar, dertlerini dinlerdi.

Bir Adanalı kadar sıcakkanlı; Karadenizli olmamasına karşın, bir Karadenizli kadar cana yakın, bir Aydınlı kadar oturaklıydı. Kısacası O, Anadolu insanının mayasından, onun kumaşındandı.

Kendisini Türk ulusunun öğretmeni olarak görürdü.

Yakın arkadaşı Behçet Kemal Çağlar’dan, kendisinde gördüğü nitelikleri anlatan bir şiir yazmasını istemişti. Yarım saat sonra şiiriyle dönen ve Atatürk'ün yiğitliği, zaferleri ve devrimlerini bir bir dile getiren ünlü ozana, “Olmamış. Sen benim asıl niteliğimi yazmamışsın. Benim asıl niteliğim, öğretmenliğim, ben ulusumun öğretmeniyim, bunu yazmamışsın. “demiş ve buna da çok üzülmüştü.

Atatürk aslında öğretmen değil, dünyada “Başöğretmen” olarak kabul gören tek liderdi. Bir geometri kitabı yazmıştı. “Üçgen, açı, dikdörtgen …” gibi tam 48 geometri teriminin Türkçe ad babasıydı. Bu yönüyle de Mustafa Kemal, gerçekten bir öğretmendi.

En büyük düşü bir dünya turuna çıkmak, Türk dili ve tarihi üzerindeki çalışmalarını genişletmekti. Çok çalışkandı. Onun için çalışma saati diye bir şey yoktu. Yapacağı işi bitirinceye kadar uyumadan, dinlenmeden, yemek yemeden çalışırdı. Uykunun dostu değildi. Zaman zaman geçirdiği kısa hastalıklar bir yana, sabah güneşini görmeden yatağına girmez ve uyumazdı. Uykuda geçirdiği zamana acırdı. Başladığı kitabı çok sevmişse onu bitirmeden uyumazdı. Binlerce kitabı vardı; ama bunlardan birini, Reşat Nuri Güntekin'in "Çalıkuşu" romanını cephede bile başucundan ayırmazdı.

Giyimiyle ve ev düzeniyle yakından ilgilenirdi. Gömleklerinin hepsi beyazdı, başka renk gömlek giymezdi. Lacivert kıyafeti hiç sevmezdi. Çok şık giyinirdi. Takım elbiselerinin modellerini hep kendisi çizerdi.

Sabah kahvaltısını yapmak istemez, yataktan kalkar kalkmaz odasındaki divanın üzerine bağdaş kurup oturur ve kahvesini içerdi. Eğri duran eşyaları düzeltmeden rahat edemezdi.

Yufka yürekliydi. Gittiği yurt gezilerinde kendisi için kurban edilen hayvanlara bakamaz, böyle durumlarda sırtını dönerdi.

Sportmen bir kişiliği vardı. Her gün at biner, yüzmeye gider, kürek çeker ve tavla oynardı. Kısacası spor yapmayı çok severdi.

Değişik bir insandı.

Alçakgönüllüydü; ama hiç de uysal değildi, sertti. Yaşamı zor olaylarla geçmişti.

Her şeyi kazanarak elde etmek ister, hak etmediği hiçbir koltuğa oturmazdı. İstanbul Üniversitesinin bir salonunda yapılan açılış törenine katılmıştı. Herkes tahta iskemlelere, O da kendisi için hazırlanan kırmızı renkli süslü koltuğa oturacaktı; ama oturmadı. Yanındaki profesörlere bakarak “Sizlerden öğrenecek o kadar çok şeyim olduğuna göre bu koltuk yalnızca sizlere layıktır.” dedi. En kıdemli profesörü o koltuğa oturtup programı tahta iskemlede izledi. Böylece dünya lideri olmanın yolunu da herkese göstermiş oldu.

Yoğurda "yuğurt", tabancaya "tapanca", sarhoşa "sarfoş", derdi. Kendini övenleri ve yağcıları hiç sevmezdi. Lafı uzatanların sözünü "yani" diyerek keser, anlamsız sorulara sinirlenirdi. İlk mecliste, bir oturum sırasında üyelerden birinin “Paşam, laikliğin ne anlama geldiğini anlamadım, anlatır mısınız?” sorusuna çok kızmıştı. Elini kürsüye vurmuş, soruyu soran din bilgini üyeye, “Adam olmak demektir hocam, adam olmak!” diye yanıt vermişti.

Herkese "çocuk" demeyi pek sever, armağan vermeye bayılırdı. Durup dururken odasına çıkar ve çok özel, seçkin, şık eşyalarını sofradaki dostlarına seve seve dağıtırdı. Eli çok açıktı. Kimine kravat, kimine gömlek, kimine kürk hediye ederdi. Sofradakiler bu özel armağanların değerinden çok, Atatürk'ten armağan aldıkları için sevinirlerdi.

Bazen de cimriliği tutardı… Gardırobundaki on beş - yirmi zarif kalpağı arkadaşlarının başına tek tek yerleştirir sonra da " lıh... Veremeyeceğim...” der, kalpaklarını geri alarak yakın arkadaşlarına şakalar yapardı.

Her insan gibi düşleri ve aşkları vardı. Bursa'yı ziyaret ettiğinde onuruna bir akşam yemeği verilmiş. Kendisini neşeli ama düşünceli gören davet sahibi Laika Hanımefendi, cesaretini toplayarak Gazi'ye,” Paşam! Af buyurunuz, hiç âşık oldunuz mu? Sevdiniz mi?”diye bir soru yöneltmiş. “Sevmek!... Sevmeye acaba vakit bulabildik mi Hanımefendi? Ömrü, çeşitli mücadeleler içinde geçen, dağ, tepe, dere demeden dolaşan, çadırda, karargâhta ömür süren bir askerin sevmeye vakti kalır mı sizce?” diyerek soruya, soruyla yanıt vermiş. Ardından da “Biz de insanız Hanımefendi! Bizim de çarpan kalbimiz, bizim de his tarafımız var... Yoksa, askeriz diye, bu yönümüzden kuşku mu duyarsınız?” demiş. Bu yanıt da sevmiş, ama çok sevmiş; ancak sevgiyi dilediğince yaşayamayıp içine gömmüş Mustafa Kemal'in, Latife Hanımefendi ile evlenmesinden bir hafta önceki itirafı olmuştu.

Yaşamının her döneminde onurunu duygularından üstün tuttu. Birdirbir oynayan komşu çocuklarının oyun çağrısını kabul eder; ama onların üzerinden atlaması için eğilmezdi. Ama eğil ki atlayalım diyen arkadaşlarına başını sallayarak “Ben eğilmem, üstümden böyle atlayabiliyorsanız atlayın.” dedi.

Çok sık düş görür... Düşlerinin baş kahramanı Zübeyde Hanım’la, gelincik ve ayçiçeği tarlalarında buluşur, ömründe yalnızca bir kerecik giydiği mareşal üniformasıyla anasına kavuşmak için koşup durur, bir türlü ulaşamayıp ter içinde uyanırdı. Düşlerinde annesine ulaşıp onu kucaklayacağı gün, öleceğine inanırdı. Ölümü, Zübeyde Hanım’la randevu gibi düşünürdü. Bazı şeylerin olacağını önceden sezer, gördüğü kötü düşlere üzülürdü. Annesinin ölümünü de düşünde görmüş ve ardından da bu üzücü ölüm haberini almıştı.

Ankara'da, sıkça ve gizlice, Çiftlik arazisi içinde olan Söğütözü'nde bir kulübeye kapanır, ömründe en sevdiği kadın olan annesi için saatlerce Kur’an okurdu.

İnsanüstü değildi Atatürk; güzel insandı, tam insandı, büyük insandı. Onun büyüklüğünü yalnız biz değil, tüm dünya ulusları kabul etmişti. Kimi uluslar dünyanın tarihini değiştirdiğini, kimileri ise yüzyılın yetiştirdiği en büyük adam olduğunu belirtmişlerdi.

Her insan gibi O da ölümlüydü. Doğa O’nu da zamanı gelince alacaktı. Öyle de oldu, 1938 yılının 10 Kasım günü bu büyük insan, bu güzel insan aramızdan ayrıldı. Biz, bu ölüme hazır değildik kuşkusuz, o nedenle inanamadık. Bu ölüme bizim gibi başka uluslar da uzun süre inanamadı. Kimi uluslar bunu derinliği ölçülemez büyük bir kayıp büyük bir acı olarak gördü. Kimileri onun ölümünden sonra dünyayı eskisi kadar enteresan bulmadı. Kimileri ise Doğu’nun Ata’sının kaybolduğunu, bir güneşin battığını söyledi.

Yakasını ölümden kurtaramayan Ata’mızın o uğursuz ölüm haberi çok çabuk duyuldu. İstanbul’u taşa kesti, dondurdu. Dükkanlar kapandı, yaşam durdu. İnsanlar sustu, kendi içlerine çekiliverdi. İşte o gün İstanbul Üniversitesinde de saat dokuzu beş geçenin o uğursuz haberi duyuldu. Hukuk Fakültesinde çalışan bir Alman profesör ağlayan, üzülen öğrencilerin durumunu gördü ve çok şaşırdı. Derse girsin mi, girmesin mi bir türlü karar veremedi. Durumu anlatmak ve bilgi almak için rektörün yanına gitti. Ona:

-Efendim, ne yapacağımı bilemiyorum. Kararsızım. Derslere girmeli miyim acaba ? diye sordu. Rektör:

-Sizde böyle büyük bir adam ölünce ne yapılıyorsa onu yapın, yanıtını verdi.

İşte o zaman Alman profesör, kollarını iki yana sarkıtarak:

-Efendim, bizde bu kadar büyük bir adam ölmedi ki... dedi.

Sevgili Atatürk,

“Bırakıp gittin bizi
Sen’i unuttuk sanma
Zaman alışmayı öğretir belki; ama
Unutmayı asla!”

Hazırlayanlar
9/B’den
Hüma Demirel
Ahmet Gümüş
Ege Dinler

Atatürk için söylenenler...

“Atatürk, dinamik bir ruha sahiptir. O’nun arkasından gidenler geride kalmaz.”  (Cemal GÜRSEL) “Büyük Atatürk'ün ölümünün 25. yıldönümü nedeniyle Fransız ulusunun, Türk ulusuna karşı duymakta olduğu sadık dostluk duygularını dile getirmek isterim. Türkiye tarihi, bugün, her zamandan çok Batı ve Avrupa tarihinden ayrılamaz bir durumdadır. Ve Atatürk'ün bu yöndeki gayretleri sonuçsuz kalmamıştır. Memleketlerimiz arasındaki yüzyılları aşan dostluk, bu gelişmenin temelini oluşturur. ” (Charles De Gaulle)

“-Paşa, size nasıl hayran olmayayım? Ben Fransa’da laik bir hükümet kurmuştum. Bu hükümeti Papa’nın Paris’teki temsilcisinin yardımı ile papazlar devirdi. Sizse bir Halife’yi kovdunuz ve gerçek anlamıyla laik bir devlet kurdunuz. Siz, bu taassup içinde laikliği bu topluma nasıl kabul ettirdiniz? Dehanızın büyük eseri laik bir Türkiye yaratmak olmuştur. (1933) ” (Edouard Herriot)

"Sevr'den sonra Türkiye'nin öldüğünü sanmıştım. Ama Türkiye yaşıyor; hem, Mustafa Kemal başına geçeli beri öylesine canlı yaşıyor ki, bir Lloyd George'un bütün çabaları, bütün imkanları, sağduyuya meydan okuyan bu şiddetli yaşama isteğinin karşısında erimekten başka bir şey yapamıyor... (1930)"  (Claude Farrère)

"Tarih çok büyükler gördü. İskender'leri, Napolyon'ları, Washington'ları gördü. Fakat yirminci yüzyılda büyüklük rekorunu Atatürk, bu Türk oğlu Türk kırdı." (L'Illustration)

Anılar...

Atatürk’ün Türkiye’de gerçekleştirdiği devrimleri ve gösterdiği başarıları Amerika’daki gazetelerden okuyan, radyolardan dinleyen on yaşındaki Curtis LAFRANCE adlı Amerikalı bir çocuk, duyduğu hayranlıkla 28 Ekim 1923 tarihinde Atatürk’e şu mektubu yazar.

Elmira, New York
28 Ekim 1923

 

Mustafa Kemal Paşa
ANKARA

Sayın Büyüğüm,

On yaşında Amerikalı bir çocuğum.Türkiye’de olup bitenlere ve oradaki yeni hükümete karşı büyük bir ilgi duymaktayım. Birkaç gün önce sizinle yapılmış ve buradaki gazetelerde yayımlanmış bir röportajı okudum.

Türkiye hakkında yazılan yazıları bir araya topluyorum. Bunlar arasında birçok makale ve sizin fotoğraflarınız bulunmaktadır.

Amerikalı bir çocuğa, lütfen imzalı bir fotoğrafınızla küçük bir yazınızı gönderebilir misiniz? Bir gün Türkiye’ye gelmek isteğindeyim.

Saygılarımla…

Curtis LAFRANCE

 

Birkaç hafta sonra Ankara’ya ulaşan ve Atatürk’e sunulan bu mektuba, işlerinin yoğunluğuna karşın, Ulu Önder Atatürk hemen yanıt verir. İnsanlara sevgi ve saygıyı ilke edinen Büyük Kurtarıcı, gönderdiği mektubuyla Curtis LAFRANCE’ye verdiği değeri gösterir.

 

Ankara, 27 Kasım 1923

Bay Curtis Lafrance,

Mektubunuzu aldım. Türk yurdu hakkındaki ilgi ve dileklerinize teşekkür ederim. İsteğiniz üzere bir fotoğrafımı gönderiyorum. Amerika’nın zeki ve çalışkan çocuklarına biricik öğüdüm:

Türkler hakkındaki her işittiğine gerçek gözü ile bakmayıp kanılarını bilimsel ve temelli incelemelere dayandırmaya önem vermeleridir.

Başarılar ve mutluluklar dilerim.

Türkiye Cumhurbaşkanı
Gazi Mustafa Kemal

 

Kara Tahta Başında

Arkamda büyük bir kara tahta vardı. Atatürk “Kalk bakalım genç profesör tahtaya” dedi. Tahta başına vardığımda bana üç kelime yazdırdı. “Su, tuz, deniz”. Şimdi bu üç kelimeden Türkçe’de, Fransızca’da, Almanca’da kaç cümle yapılabiliyordu? Böyle bir soru ile hiç karşılaşmamıştım. Şaşkınlığım geçince aklıma gelen cümleleri sıralamaya başladım.

1) Denizin suyu tuzludur.
2) Suyu denizin tuzludur.
3) Tuzludur denizin suyu.
4) Suyu tuzludur denizin.
5) Denizin tuzludur suyu.

Şimdi bu üç kelimeden Fransızca’da ve Almanca’da ancak ikişer cümle çıkarılabiliyordu. Atatürk sordu. Bu durum Türkçe’nin lehine mi, aleyhine mi? Hafif bir irkintiden sonra dedim ki “Efendim, bir bakıma bu bir söyleyiş zenginliğidir.” Çünkü kurduğumuz beş cümle arasında küçük farklar vardır; bu bir çeşit nuans zenginliğidir.” Atatürk “evet ama” dedi “Bunun büyük bir sakıncası var.” Sonra ilave etti. “Milletlerarası antlaşmalar niçin Fransızca yazılır?” Doğrusu bu soruya da hazır değildim. Fransa’nın büyük bir devlet oluşu buna neden olabilirdi. Atatürk “hayır” dedi. “Fransızca öyle bir dildir ki kelimelerin cümle içerisindeki yeri sağlamdır. Bu sebeple Fransızca bir metin yıllar sonra okunsa daima aynı anlama çıkar.” İlginç bir görüştü bu.

Atatürk’ten Anılar
Ord.Prf.Dr. Sadi IRMAK

Atatürk Sünnet Düğününde

Atatürk bir yaz gecesi Acar motoru ile Boğaz'da gezintiye çıkmıştı. Kalınca önlerine geldiler. Yalılardan birinin bahçesi renkli elektik, krepon kağıtları ve çiçeklerle donatılmıştı. Anlaşıldığına göre orada büyük bir topluluk eğleniyordu.

Acar motorunun gürültüsünü duydular. Kadın erkek, çoluk çocuk alkışla sevgi gösterisinde bulundular. Atatürk çok duygulandı, yalıya yanaşılmasını emretti.

Bir sünnet düğünü vardı. Bir vatandaşın mutlu bir gününe katılmaktan doğan sevinç, Atatürk'ün yüzünden açıkça okunuyordu. Sünnet olan çocukların ve anne ile babanın göğüsleri sevinç ve övünçle doldu. Herkesin yüreğini bir neşe kapladı. Ortalığı bir bayram havası sardı.

Atatürk ayrılacağı sırada çocukların babasını çağırdı. Bir çek uzattı:

-Burada uğrayacağımızı bilmediğimiz için hazırlıksız geldik, dedi, yarın bankaya uğrar, sonra benim adıma çocuklara birer armağan alırsınız.

Baba çeki saygıyla aldı :

-Atam, dedi, alınacak hiçbir armağan sizin imzanızı taşıyan bu çek değerinde olamaz. İzin verin, biz bunu çocuklarımızın sonsuz bir övüncü olarak saklayalım.

Bu ince düşünüş ve tek gözlülükten son derece duygulanan Atatürk:

-Peki! Siz bu çeki saklayın; ama yarın bankaya uğrayın ve çocukları benim adıma sevindirin! diyerek ikinci bir çek verdi.

Atatürk’ten Anılar
Nafiz Edgüer

Gel Gitme Kadın

Onun manevi kızı olmanın gururunu taşımak, onunla aynı yerde yaşamak mutluluğunu tatmak ve onun gözyaşlarına tanık olmak... Hem de bir kaç kez... İşte Atatürk’ün manevi kızlarından olan, Dünyanın ilk kadın savaş pilotu Sabiha Gökçen’in anılarından Atatürk’ün gözyaşları...

Yıl 1934... Çankaya Köşkü’nde bir akşam... Atatürk’ün sofrasının müdavimi konuklar... Masanın önündeki saz heyeti, Atatürk’ün sevdiği şarkıları söylemekte... Sabiha Gökçen, o sıralar 20 yaşlarında ve her zamanki gibi, “Paşa Baba”sının yanıbaşında, sofrada... Atatürk’ün yakın arkadaşı Kılıç Ali ve Başyaver Salih Bozok da aralarında... Sohbet derin...Memleket meseleleri tartışılıyor... Atatürk çok neşeli...

O sırada, saz heyeti Selahattin Pınar’ın “Gel Gitme Kadın” şarkısını çalıp söylemeye başlar... Birden Atatürk durgunlaşır ve susup şarkıyı dinler... Paşanın ani hüzününü farkeden masadaki konuklar, kadehlerini,çatallarını usulca bırakıp, susar. Atatürk başını tabağa eğer, gözlerinden yaşlar süzülür ve göğsüne doğru akarak, gömleğini ıslatır. Bu onun, konukları yanında ilk ve son ağlayışıdır.

Salih Bozok, saz heyetine “kesin” anlamında işaret verir... Kılıç Ali de, konuklara da aynı işareti yapar... Gökçen, gözleri dolu dolu, Atatürk’ün ağlayışını izlemektedir. Az sonra, saz susar ve çekilir, masadakiler sessizce kalkıp gider, Atatürk tek başına kalır... Bir sigara yakıp bahçeye çıkar, saatlerce yürür...

O gece,gözünü bile kırpmayan Gökçen, Atatürk’ün niçin ağladığını ve “Gel Gitme Kadın” şarkısının onu, neden bu kadar duygulandırdığını çok merak eder... “Yoksa bu büyük insan, kalp hazinesinde, çok geride kalmış, yılların küllendiremediği bir aşk masalı mı saklamaktadır...”

Gökçen ertesi sabah Atatürk’ün odasına gider ve çekinerek konuyu açar:

-Paşam, dün gece “Gel Gitme Kadın” şarkısı çalınırken çok müteessir oldunuz... Hatta, yanılmıyorsam, ağladınız da...” diyecek olur.

Atatürk, ondan bir sigara ister ve susar ... Sonra Gökçen’i ve yaverlerini alarak, araba gezintisine çıkar... Saatler sonra ve ansızın, Gökçen’e dönerek, sabahki sorusunun cevabını, sırrını kendine saklayarak manevi kızına verir:

-Unutma ki, Mustafa Kemaller de insandır!... Onlar da bazen ağlamak ister!

Bunları biliyor musunuz?

En ağır kelimesi, "ebleh" yerine kullandığı, "hebenneka" idi... Çevresinde dolanan kendi tabiriyle "hebennekalara" hiç tahammül edemez, kendini methedenleri ve yağcıları sevmezdi. Lafı uzatanların sözünü "Yani?" diyerek keser, bu sözü defalarca kullanır, herkese "çocuk" demeyi pek severdi.

Eli çok açıktı, herkese hediye vermeye bayılır, durup dururken, odasına çıkar ve o çok özel, seçkin, şık eşyalarını sofradaki dostlarına seve seve dağıtır, kimine kravat, kimine gömlek, hatta kimine kürk hediye ederdi. Sofradakiler bu özel hediyenin değerinden çok, Atatürk'ten hatıra aldıkları için sevinç duyardı.

Bir keresinde doktoru Neşet Ömer Bey'e kürkünü hediye etmiş, kürk büyük gelip yerlerde süründüğü halde, doktorun nezaketen;

"Aman Paşam, tam bana göre, üzerime biçilmiş gibi efendim. Çok teşekkür ederim!" deyişi, pek hoşuna gitmiş, kahkahalarla gülmüştü.

Fevkalade renkli bir kişiliği vardı... Bir yanda, erleriyle sigara içip sohbet eden, köylüyle ayran bölüşen, şekerli kahve içen, kurufasulye seven, fal baktıran, gecelik entarisi giyen, bağdaş kuran, rugan terlikli sade bir vatandaş... Öte yanda, arkadaşlarıyla sokaklarda korumasız yürüyen, Lebon’a pasta yemeye, Rejans’a Borç çorbası, Vefa’ya boza içmeye giden, aklına eseni yapmayı seven, özgür ruhlu bir entelektüel...

Ya da, gramofonunu başucundan ayırmayan, vals ve tangoya bayılan, balolarda gençkızların en gözde kavalyesi olan, bir salon adamı...

O’na Sarı Paşa derlerdi... Kararlı bir devlet adamı sertliğine ve cesur asker kişiliğine rağmen, özel hayatında çok romantik ve duygusaldı...

Belki de, küllenmemiş aşklarıyla, geçmişe özlem duyan, sık sık gözleri dolan bir adamdı... Selanik’teki çocukluk aşkını ve Fikriye’yi asla unutamadı ama başka aşklar da yaşadı... O’na neredeyse dönemin bütün kadınları aşıktı...Kadınlar, gazeteden kestikleri fotoğrafını, göğüslerindeki madalyonlarda taşırdı... O genç kızlar için, hayal edip özledikleri ve bir türlü ulaşamadıkları beyaz atlı bir prens, mavi gözlü çok yakışıklı bir zabit, rüyalara giren bir masal kahramanıydı...

O’nu çoğu kez, kahraman bir asker, başarılı bir devlet adamı, kararlı bir devrimci, cesur bir ihtilalci, çağdaş bir halkçı, ender rastlanan bir deha, şık giyinen, yakışıklı bir lider fotoğrafı olarak tanıdık, sevdik, hatırladık .....

Oysa O, bütün bu olağanüstü değerlerinin arkasında gizlenen, utangaç, zarif, duygulu, seçkin zevkleri ve sanat tutkusu olan, milyonların arasında, kendi tenhalığını için için yaşayan bir yalnız adamdı.

Kimi zaman acı, kimi zaman hasret çeken, kimi zaman ağlayan, kimi zaman pişmanlıklarla sarsılan bir yalnız adam...

O, bir tabuydu; Türk milletinin Ata'sı, kurtarıcısı, kahramanı, Cumhuriyet'in mimarıydı. Milyonlarca seveni, uğruna öleni, yoluna baş koyanı vardı ama, O; çok yalnızdı... Ömrünü halkına adadı, yüreğinde hep acıyı taşıdı, özel hayatında ıssızlığı yaşadı... Aşklarını içine gömdü, baba olamadığı için çok üzüldü ve yalnız yaşayıp, yalnız öldü...

Ama, bazen de hassisliği tutardı. Milli Mücadele yıllarında, kalpak giyilirken, yakın arkadaşları Salih Bozok ve Kılıç Ali'ye birer kalpak hediye etmek istemiş, gardırobundaki onbeş-yirmi tane zarif kalpağı tek tek arkadaşlarının başında prova ettirdikten sonra, kalpaklarını geri almış;

"I-ıh... Veremeyeceğim... Bunların hepsinin ayrı bir zevki var, kusura bakmayın, kalpaklarımdan vaz geçemeyeceğim. Hepsini çok seviyorum" diyerek, kıyıp hediye edememişti.

O gün Kılıç Ali'nin nasibine kalpak yerine kravat, Salih Bozok'a ise, burnu örülmüş bir çorap düşmüştü... Bu, Mustafa Kemal için, yakın arkadaşlarına ara sıra yaptığı muzipliklerden biriydi...

Özgür ruhuyla, bazen ortalardan kaybolmak ister, bir sade vatandaş gibi yaşamanın özlemi ve heyecanıyla, otomoblinden inip, hareket etmek üzere olan trene atlar, tramvaya binip Beyoğlu'na çıkar, aklına esti mi, türkü söyler, coştu mu zeybek oynar, erleriyle güreş tutar, geceyarısı mutfağa inip aşçısıyla omlet, ya da yakınlarının pek sevdiği, menemene benzer bir yumurta yemeği yapardı...

Florya'da kaldığı günlerde, halkın arasında denize girer, çocuklarla şakalaşır, gençlerle söyleşir, sandala binip, saatlerce kürek çekerdi... Ona pencereden el sallayan, tanımadığı yaşlı kadınların yalısına sandalını yanaştırıp, kahve içmeye gider, saatlerce sohbet ederdi. Bir şenliğe rastlasa, "galiba burada bir düğün var" deyip, sünnet çocuklarını ya da gelinle damadı ziyaret eder, onlara armağanlar verirdi... Bazen de rastgele bir kapıyı çalıp Tanrı misafiri olur, sofralarında onlarla birlikte pilava kaşık sallar, dertlerini dinlerdi...

Atatürk'ün En Tutkulu Olduğu Şair

Tevfik Fikret dedim de aklıma geldi. Gerçekten de Gazi Paşa’nın en çok sevdiği şairlerin başında Tevfik Fikret gelirdi. Ona karşı derin bir sevgisi, hayranlığı, hatta diyebilirim ki saygısı vardı. Divan edebiyatını, halk edebiyatını değme uzmanlardan daha iyi bilir, çeşitli devirlerin sanatçılarına ait yapıtları onlardan daha iyi yorumlardı. Hayran olduğu şairlerimizden biri de Namık Kemal’di. Ondaki vatan sevgisinin coşkusu ve bu coşkunun sürükleyip şiir haline soktuğu duyguları zaman zaman Paşa’nın dudaklarından dökülürdü. Hatta buna, terennüm ederdi bile diyebilirim. Diyebilirim çünkü Gazi’nin şiir okuyuşunda bir musiki edası, havası, tonu egemendi. Evet ama, yine de en tutkulu şair Tevfik Fikret’ti.

Sanırım bir tatil günüydü. Paşa ile karşılıklı oturuyor, sohbet ediyorduk. Evet, evet sohbet diyorum, Paşa beni ve diğer kızlarını çok zaman karşısına alır, bazen sınava tabi tutar, bazen bilmediklerimizi öğretir, bazen de kendi fikir ve düşüncelerini hatta duygularını bizlere naklederdi. Gençliğimizi, genç kızlığımızı kaale almadan, bizimle akranmış gibi konuşarak tartışır, bundan da büyük bir zevk alırdı. Çünkü biz sadece onun manevi kızları değil, ulusunun birer ferdi idik. Düşünce ve duygularımızı bilmek öğrenmek isterdi bu nedenle. Bir de iyi yetişip yetişmediğimizi sınardı her defasında. Tevfik Fikret konusunu nicedir açmak istiyordum. İşte şimdi tam sırasıydı. Yanılmıyorsam o günlerde ilköğretim alanında çok ileri adınlar atmağa muvaffak olduğu için de neşeliydi. Böyle zamanlarında kendisiyle konuşulamayacak hiçbir şey olmazdı.

“Çoktandır aklımı kurcalayan bir konuda sizi rahatsız edebilir miyim efendim?” diye çekinerek sordum.

Yüzüme her zamanki güleç bakışlarla bakarak:

“Sor. Sor bakalım çoktandır o küçük kafanı işgal eden şey neymiş?” dedi.

“Efendim.” dedim; “Tevfik Fikret’i çok seviyorsunuz. Ben Onun çok iyi bir şair olduğunu hissediyorum ama henüz tam manasile şiirinin lezzetine varabilmiş değilim. Bunun için bir yol göstericiye ihtiyacım var. Bu nedenle sizi rahatsız etmek zorunda kaldım. Fikret bir şair olarak...”

Kesti hemen sözümü burada ve lafı benden alarak:

“Fikret sadece bir şair, ama son derece iyi bir şair değil, aynı zamanda devrimci düşün felsefesinin de bir büyük temsilcisidir Sabiha.” dedi ve heyecanla devam etti sözlerine: “Onu oku kızım, tekrar tekrar oku, defalarca oku. Belle, öğren Fikret’i ve düşüncelerini. Ondan gerçek insaniyeti, üstün insanlık duygularını göreceksin. Hem de kristalize olmuş, apayrı bir şekilde. Fikret’in düşünce ve duygularını idrak edebilmek, insan olma yolunda ileri adımlar atabilmek demektir Sabiha. Fransa’daki toplumcu hareketin etkisini onda görmek mümkündür. Yani o, halkının lehine olan her olumlu eyleme katılmağa hazır bir başkaldırıcıdır. Ezenin karşısında, ezilenin yanındadır. Putları yıkmak, tek bir insanın egemenliğini yıkmak, ya da sınıfların hakimiyetini yıkmaktır onun amacı. Bunun için kafasını eğitmiş, bilinçle-duygu ile yoğrulmuş sağlam temelli şiirlerini bunun için asil ve büyük bir solukla yazabilmiştir. O, Osmanlı toplumunun kaderci çizgisindeki çıkmazı görmek, teşhis etmek, bunun için de çıkar yollar aramak bahtiyarlığına erişmiş ve bu heyecanla o çıkmazı oluşturan setleri yıkmağa çalışmış, kendisini bu yola adamış ender sanatçı ve düşünürlerimizdendir. Ben taa ilk gençliğimizden beri hep Onu okumuşumdur. İstanbul’a her gidişimde, Aşiyan’a çıkarak, Onun manevi huzurunda rahatlamağa çalışmışımdır.”

Gazi Paşa konuştukça açılıyor, açıldıkça konuşuyordu. Artık benim, Onun ne demek istediğini anlayıp anlamadığım da pek umurunda değil gibiydi. Fikret sanki tüm benliğinde yaşıyordu. Bu kez ayağa kalkarak konuşmasını şöyle sürdürdü:

“Kendi öz benliğimizi araştırırken, eski Osmanlı sanat ve kültürü üzerinde düşünürken, batıyı yok farzedermişçesine bir kalemde kafamızdan, düşüncelerimizden silip atmak mümkün değildir... Hem mümkün değildir, hem de doğru bir hareket değildir... Aksine, insan düşüncesinin, felsefenin, sanatın, bilimin nereden gelip nereye gittiğini izlemek, görmek, benimsemek, hatta hatta onları aşmaktır asıl görev ve amacımız... Bir Voltaire’i, bir Mostesqieu’ yü, bir Rousseau’ yu okumamak, anlamağa çalışmamak insanoğlu için yalnız büyük bir eksiklik değil, aynı zamanda bir talihsizliktir de... Tabii bunlardan çok daha önce Eflatun’ u, Aristo’ yu saymak gerekir... Çağdaş ileri insanın düşünsel ortamına erişmenin ve hatta onu geride bırakmanın yolu budur Sabiha... Fikret bu yolları geçebilmiş bir insanımızdır. Ondan, Onun düşüncelerinden, eylemlerimden etkilenmemiş bir yurtsever, bir devrimci kişi düşünülemez... Ben Tevfik Fikret’ in şu sözlerini zihnimin en mutena bir köşesine nakşetmişimdir... Bir fikir kavgası sırasında kendisini hükümlerinde tarafsız olmamakla itham edenlere bak ne cevap veriyor Sis, Tarih-i Kadim, Rübab-ı Şikeste, Han-ı Yağma, Doksan Beşe Doğru ve Ferda’nın ölümsüz şairi “ ‘Evet efendiler..’ diyor. ‘Çok doğru konuşuyorsunuz, çok doğru! Ben tarafsız bir insan değilim! Asla tarafsız da olamam! Çünkü ben kimsesiz millet ve bağımsız vatan taraftarı bir insanım!..’ İşte Fikret budur çocuğum... Bizim felsefemizin de temellerini atan kişidir. İnsanlığın baştacıdır Tevfik Fikret... Düşünceleri ile, sanatı ile, insanlık ideali ile...”







Ankara Özel Tevfik Fikret Okulları
Mustafa Kemal Mahallesi, 2118.Cadde, No:6, 06800 Barış Sitesi / Ankara / TÜRKİYE
Tel: 219 62 22 PBX: 10 hat (Lise ve Ortaokul) - 219 62 35 - 36 (İlkokul)
Fax:219 62 42 - 219 62 43 (Lise ve Ortaokul) - 219 62 02 (İlkokul)